keder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
keder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 May 2016

Küçük deli kızın dünyası: Kurall'ın kaleminden

                Mini mini bir kuş donmuştu.
              Pencereme konmuştu.
              Aldım onu içeriye.
              Cik cik cik cik ötsün diye.
              Pır pır ederken canlandı.
              Ellerim bak boş kaldı. 

   Herkese kocaman bir MERHABA! Keyfiniz umarım yerindedir. Ben çok mutluyum çünkü uçup giden kuşumuz gitmeden önce bana bir haber verdi! Bugün bana bir misafir gelecekmiş. Ben de bir telaşlandım. Çayın yanına pasta, börek. çörek, kek, kurabiye hazırlamam lazım! (Tabi sadece kek ve kurabiye yapabiliyorum. :) Bu halimi gören kuş bana demesin mi "Evine değil, bloguna geliyor misafir." diye. Daha da bir heyecanladım. Çünkü yazılarını severek okuduğum "kurall" geliyormuş. Neyse efendim sözü fazla uzatmadan sizleri kurall ile başbaşa bırakıyorum!
     
                       


                            Küçük deli kızın dünyası

              Oysa aptal olan benmişim, aşık olanda. Küçücük yüreğime sığdırmaya çalışmışım seni...

          ''Ağlama'' diyor hep yanı başımda duran koca kahverengi ayıcığım, ''ağlama''. ''Sen daha toysun ve hayat denilen o engebeli, inişli çıkışlı, tozlu topraklı kimi zamandan papatyalarla örtülü yollarda çok düş kuracaksın unutma'' diyor. Sonra dolabımın içinden çıkıyor kırmızı koca burunlu bi palyaço ve ''hadi çıkalım'' diyor. ''Daha yaşanacak güzel bi gün varken neden bu yas havasına bürünmüş odada tıkılıp kalıyoruz''.  ''Tamam'' diyorum. Ayıcığım ve palyaçoyla dışarıda bizi bekleyen bal kabağından arabaya binip yola düşüyoruz. Şaşırmıyorum artık kendime.

           Bi an ''dur! dur!'' diyorum palyaçoya.  Duruyor ve iniyorum arabadan hızla. Sonra dışarıyı seyrederken gördüğüm seyyar nayloncuya koşuyorum. İlk baktığım anda gözüme ilişen mavi renkli huniyi alıyorum elime ve doğruca asıl ait olduğu yere, başımın üstüne koyuyorum. Kandırmıyorum  o dakikadan sonra kendimi. Ruhumu teslim ediyorum deliliğime. Tekrar biniyorum şirin bal kabağından yapılmış arabaya ve ''Sür'' diyorum palyaçoya. ''Gidelim'' diyorum ''Üstünde ay çiçekleri  olan topraklara. Artık kasvette bürünmüş ucube odalara kapanıp aşk acısı çekmek yok. Muhtaç olmadığın halde aşk dilenmek de. Aldırış etmeden insanların iğneleyici bakışlarına beni ben gibi yaşayacak ruhum. Şarkılar söyleyecek, resimler çizecek, sek sek oynayıp kaçmış çorabımın arasından bakacağım dünyaya. Biraz daha olgunlaşınca ruhumu teslim edeceğim elinde camdan ayakkabıyla beni arayan adama''.
       


                       
   Yok yok ağlamıyorum, gözüme "kurall" kaçtı! Bu güzel yazısı için kurall'a çok teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti! Hoşça, sağlıkla, mutlulukla kalın!


Kurall'ın blog adresi;
http://karpuuz.blogspot.com.tr/ 

25 May 2016

Bir tutam umut, iki kaşık sevgi

   Karşınızda yine ben! Kocaman bir merhaba herkese. (Merhaba demeyi çok seviyorum sanırım. :) Bugün içimde kocaman bir yazma isteği var. Bu aralar çok sık yazdığım özel defterime upuzun bir yazı yazmama rağmen içimdeki istek bitmedi. Ben de bu fırsatı kaçırmadan bilgisayarın başına oturayım dedim. İşte geldim, buradayım!

   Dünkü günlük misali yazımı çok sevdim. Baya keyif aldım yazarken. Bugün de biraz günlük gibi, biraz genel bir şey yazayım diyorum. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya? Aklımdakilerin ne kadarını sizlerle paylaşabileceğim? O zaman hemen başlayalım, çok heyecanlıyım, sabırsızım!
            


   Bu aralar içimdeki umut hiç olmadığı kadar güçlü ve parlak. Sanırım bunda ne istediğimi keşfetmemin de etkisi büyük. Bir de en çok istediğim şeyin olma ihtimali arttı! Bunun ne olduğunu size şimdilik söylemeyeceğim. Biraz da siz merak edin! :) Olunca dayanamaz yazarım zaten.

   Tam bu noktada aklıma bir soru geldi: "Acaba kendimi iyi hissettiğim için mi içimdeki umut bu kadar güçlendi yoksa umudum güçlendiği için mi kendimi bu kadar iyi hissediyorum?" Ay durup dururken nereden çıkardın bu soruyu şimdi demeyin. Çünkü cevap hayatımız için büyük bir önem taşıyor bence. Biraz düşündüm ve şunu fark ettim, kendimi iyi hissettikçe içimdeki umut arttı. Bir yandan da umudum yeşerdikçe kendimi daha mutlu hissettim. Yani aslında ikisi çok bağlantılı şeylermiş ve birbirlerini çok fena tetikliyorlarmış. Yani en azından bende öyle oldu, ben onu gözlemledim. Sizin fikirlerinizi de merak etmiyorum desem yalan olur. (Ay ne meraklıyım he. Ama bunlar hep kedi olduğum için! :) Fikirlerinizi benimle paylaşırsanız mutluluğuma mutluluk katmış olursunuz. Farklı fikirler duymayı, farklı bakış açıları edinmeyi her zaman sevmişimdir.
            

   Bir şeyi uzattıkça uzatmasam olmaz değil mi? Huyum kurusun. Seviyorum uzun uzun konuşmayı, ne yapayım? Neyse konuyu dağıtmayayım şimdi. Defterime yazı yazarken fark ettiğim bir şeyi sizinle paylaşacağım. Aslında hepimiz biliyoruz, belki de bildiğimizi sanıyoruz ama bilmiyoruz. Ah şu insanoğlu!

   Neyse efendim, fark ettiğim şeyi, daha doğrusu unuttuğumuz şeyi söylüyorum size. Hazır mısınız? Değer bilmek. Sizi gerçekten seven ve ne olursa olsun yanınızda olan insanların değerini bilmek. Saatlerce saçmalasanız da, aynı şeylerden şikayet edip dursanız da sizi sabırla dinleyen ve size yardım etmek için her yolu deneyen insanların kıymetini bilin. Son zamanlarda içimi kime dökeceğimi bilmiyordum. Malum sınav zamanı, herkes yoğun tabi. İnsanlar sınavlarıyla cebelleşirken oturup beni mi dinleyecekler? Ben böyle düşünüyordum ama yanılmışım. Böyle zor zamanlarınızda kimin gerçekten dostunuz olduğunu anlıyorsunuz sanırım. Ama özellikle iki insan var ki kendimi iyi hissetmem için her şeyi yaptılar. Ağladığımda sakinleştirdiler, umutsuzluğa düştüğümde umudum oldular. Onların bu yaptığını hiçbir zaman unutmayacağım. Size buradan kocaman bir teşekkür yolluyorum, Azra ve Ozan. İyi ki varsınız! Tabi beni bir noktaya kadar dinleyenlere de teşekkür ederim. Herkesin sabır noktası farklı oluyor sanırım. Konudan çok sapmayayım. Benim yanımda kimse olmasaydı da bir şekilde toparlanırdım, buraya yazardım, en kötü sizin başınızı şişirirdim. :) Ama bu kadar hızlı bir şekilde kendimi iyi hissedemezdim herhalde. Birilerinin desteği çok iyi geliyor insana. Yalnız olmadığını bilmek, hissetmek. O insanları kaybetmeyin. Öyle biri yok etrafımda demeyin. Belki de siz fark etmiyorsunuzdur? Size yardım etmek isteyen insanları itiyorsunuzdur? Ben daha önceden bilmiyordum onların benim yanımda olduğunu ama artık biliyorum! :)
          

   Son olarak sevdiğiniz insanların da değerini unutmayın sakın. Sevdiğinizi onlara söylemeyi, hissettirmeyi bırakmayın. "Seni seviyorum." diyebilmenin önemini öyle bir anladım ki şu son zamanlarda. Bazen insan karşısındakinin onu ne kadar çok sevdiğini bilse de duymak istiyor. İyi geliyor belki de duyunca. Bunu ona vermekten çekinmeyin. Sevgi paylaştıkça çoğalıyor gerçekten. Sevginizi paylaştıkça, sevginize tutundukça daha iyi hissediyorsunuz, daha güçlü oluyorsunuz.
          

   Umarım bir şeyleri hatırlatabilmişimdir size. Hepimizin bildiği ve sık sık tekrarladığı bir şey aslında ama bazen unutuyoruz. Kendimizi işimize/okulumuza ya da kendi dertlerimize öyle kaptırıyoruz ki o zamanlar sevginin değerini bildiğimizi sanıyorum ama aslında bilmiyoruz. Kalbinizden sevginin gücü, umudun ışığı hiçbir zaman eksik olmasın! Hepinize kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. Bir sonraki yazıma kadar hoşça, sağlıkla, huzurla kalın! 

6 May 2016

Bir vedanın ardından...

   Uzun zaman sonra inanmıştım her şeyin farklı olacağına. Sevdiğin kişinin seni de sevebildiğine, aşka inanmıştım. Taş kesmiş kalbim uzun zamandan sonra birazcık ısınmıştı. Bana yaklaşmak isteyenlere ördüğüm duvarı ilk kez kaldırmıştım. İçimdeki kırılgan küçük kızı ilk defa birinin sevmesine izin vermiştim uzun bir aradan sonra. Sevginin tüm engelleri aşabileceğini düşünüyordum. İlk defa birinin her anında yanında olmak istemiştim; mutluluğunda, üzüntüsünde, kızgınlığında.

   Bir gün bir arkadaşım bana "Hayatımın aşkını, bunalımda olduğum için kaybetmiştim. Şimdi o kadar pişmanım ki."demişti. Aynı şeyi sevdiğime yapmayacağıma söz vermiştim. Elimden geldiğince yanında olacağıma, ona destek olacağıma, sevilmediğini hissettiği anlarda sevgimi gösterip onu biraz mutlu edeceğime... Ama karşınızdaki sizi sürekli itiyorsa onun yanında nasıl olabilirsiniz ki? Yaşadıklarınızın tüm sorumlusu sizmişsiniz gibi davranıyorsa nasıl destek olabilirsiniz ona? Siz onun en ufacık bir derdini bile dinlemeye hazırken o sizin derdinize sırt çevirdiğinde nasıl dayanabilirsiniz? Sizin sahip olduklarınızı kıskanıp size sahip olmanın değerini unutan birine nasıl inanabilirsiniz?

   Uzun zamandan sonra hissettiğim o mucizevi duyguların yerini yavaş yavaş kızgınlık, kırgınlık, üzüntü almaya başlamıştı. Bunu düzeltmek için her şeyi yapmaya hazırdım. Kendi açımdan sorunları her söylediğimde bir savunma, bir kabullenememe görüyordum. Benim üzülmeme dayanamayan adam resmen beni kırmak için elinden ne geliyorsa yapar olmuştu. Sabrettim, hemen pes etmedim. Sevmem zaten pes etmeyi genel olarak. Geçecek dedim kendime en güçsüz olduğum anlarda. Geçince her şey çok güzel olacak, unutacaksın bu günleri diye tekrarlayıp durdum içimden.

   Ne mi oldu? Her şey her geçen gün daha da dönülmez bir hal aldı. Gittikçe daha da kötüleşmeye başladı her şey. Tek tutunduğum şey sevgimdi. Geçmişteki güzel anlar bile yeterli gelmiyordu bana. Ama artık bir karar vermem gerekiyordu. Ya kırılmaya devam edecektim ya da zor da olsa gidecektim. İkinciyi seçmemek için her şeyi söyledim kendime. Tüm bahaneleri, tüm yaşanmışlıkları... Yetmiyordu ama hiçbiri beni ikna etmeye. Yapılacak olan belliydi ama o gücü bir türlü bulamıyordum kendimde.

   Ne zaman tamam artık bitti desem kendime kızıyordum "Hani seviyordun, ne oldu o sevgiye?" diye. Sanki sevgime ihanet ediyormuşum gibi hissediyordum. Ben de istemiyordum gitmeyi hem de bu kadar severken gitmeyi hiç istemiyordum ama başka yol görünmüyordu artık. Bana hiçbir şekilde tahammül edemeyen birine daha fazla katlanmak istemiyordum.


   En sonunda içimde birazcık o gücü bulabilmiştim. Bana söyledikleri artık katlanamayacağım hale gelmişti. Zorlanarak da olsa ağlayarak da olsa söylemiştim ayrılmak istediğimi. Nedenlerini de söylemiştim, aslında ayrılmak istemediğimi de. Sonrasında benden biraz zaman istediğini, neden böyle olduğunu düşüneceğini ve tamir edebiliyorsa tamir edeceğini söylemişti. Hatasını anladığını ve ayrılmak istemediğini sandım. Ne kadar da salağım!

   Birkaç gün sonra ben kendi hatalarımı fark ettiğimi yazmak istedim ve yazdım da. Ama eskiden "Seni çok seviyorum ben. Sen gidersen yarım kalırım." diyen insan gitmiş yerine ayrıldığı için mutlu olmuş, hafiflemiş, rahatlamış biri gelmişti. Tamam oturup ağlamasını beklemiyordum ama böyle bir şeyi de düşünememiştim. Benimde hatalarım oldu ama hatasız insan olmaz ki. Hepsini de onu çok sevdiğim, iyi olmasını istediğim için yaptım. Demek ki yapmamak gerekiyormuş.

   Her şeye rağmen ona çok kırılsam da kızsam da canımı çok acıtsa da onu seviyorum. İleride ne olur bilemiyorum ama şu an bu durumu değiştiremem. Her şeye rağmen bana yaşattığı güzel anlar için ona teşekkür ederim. Beni sevdiği, önemsediği zamanları hep sevgiyle, özlemle anacağım. Umarım aynı şeyi o da yapar.

        

9 Nis 2016

Kırgın bir kalp

   Kırılganımdır ben, çok çabuk alınırım. Hatta belki biraz abartırım. Defalarca kırılmış kalbim. Birleştirdiğim yerlerden sızıntı yapıyor, ne gelir ki elimden? Benim de kırgınlıklarım yok mu diyeceksin bana. Ama deme, var biliyorum. Ama her insanın tamir olma süresi aynı değil ki ya da verdiği tepkiler, davranışlar. Hem herkes aynı olsaydı bu kadar farklı karakter olur muydu? Herkes hayat savaşından farklı korunuyor işte. Suçlama beni o yüzden.
  



   Hem seni sevmesem, sana kırılır mıyım hiç? İnsan sevmediği biri için, bir şey için acıtır mı canını? Sinirlenme bana hemen.  Anlamaya çalış. Anlamasan da gelme üstüme. Geçince alınganlık rüzgarım, sorarsın hesabını. Ama birazcık bekle, tamam mı? Derin nefes al, sakin ol. Gönlümü almaya çalış. Bir, iki, üç direnirim ama yumuşarım sonra sana. Kırgın kalabilir miyim sanıyorsun uzun süre? Birazcık zaman tanı, bak nasıl unuttururum o hallerimi sana.

                  



   Kafam dolu oluyor, yanlış anlayabiliyorum söylediklerini ya da meşgul oluyorum, tam ilgimi veremediğim için gerçekten ne demek istediğini fark edemiyorum. Ya da alınganlık krizine girmişimdir, moralim bozuktur, keyfim yoktur. Gerçekten alınabileceğim bir şey söylemediysen, yapmadıysan vardır bir sebebi işte. Seninle ilgili değil bunlar. Alıcıdan kaynaklı. Birkaç ayarı değiştirirsen yine eskisi gibi olurum ki ben. Tabi derin bir nefes alıp sakin olursan.

   Elbet iyileşeceğim, hep yaralı kalmayacağım ki. Sadece biraz sabırlı ol, olur mu?

7 Nis 2016

Hep aranan formül


   Karşınızda yine ben! Bir haftayı geçti son yazımın üstünden, farkındayım. Halbuki bu işe başlarken bu kadar uzun aralar vermeyecektim ama çok yoğun günler geçirdim. 24 saat bile yetmiyordu neredeyse. :) Yüküm birazcık hafifler hafiflemez aldım sazı elime ve başlıyorum yazmaya!

                    



  Herkese göre değişir mutluluğun tanımı. Kimine küçük bir gülümseme yeterken, kimine dünyayı versen az gelir. Her insan bilemez mutluluğu. Bildiğini zanneder o kadar. Mutlu olmak da ayrı bir sanattır bana göre.

             



   Genel olarak mutsuzluğu sevmeyen bir insanım. Bu yüzden dertten, üzüntüden kahrolurken birdenbire gülmeye, kendimi iyi hissetmeye başlayabiliyorum. Sevdiğim birkaç şarkıyı açıyorum, imkanım varsa bir kedi bulup onunla oynuyorum, (kedi sahiplenmeme izin yok.) eğer imkanım yoksa internetten şapsal kedi videoları izliyorum. Okuduğum kitabın içinde kayboluyorum bazen de. Büyüklere boyama kitapları çıktığından beri boyama yapıyorum kimi zaman kafamı dağıtmak için. Eskiden bir dostum vardı, Derin, yan flütüm, onu çalardım ama uzun zamandır alamadım elime, küsmüş o da bana. Bazen de bunların hiçbirini yapmak istemem, uyurum.



   Şunları yaparım, bunları yaparım listesi uzayıp gider. Daha buraya yazmadığım bir sürü şey var oysaki. Şanslı olanlar bunlarmış ki bunları yazmışım. :) Neyse efendim, insan mutlu olmak istedikten sonra bir şekilde mutlu olmayı başarabiliyor. Ben kendi açımdan söyleyeyim, mutsuz olmaya dayanamıyorum. Beni mutsuz eden şey her neyse ondan kaçıp kurtulmak istiyorum. Alışmamışım ki mutsuzluğa. Bebekliğimden belliymiş bu. Bir sürü fotoğrafım var ama ağladığım, kocaman gülmediğim fotoğrafların sayısı bir elin parmağını geçmez. (Tabi uyurken çekilenleri saymıyorum.) Mutsuzlukların içinde bile bir şekilde mutlu olmayı bildim ve sanırım en sevdiğim özelliğim de bu. Küçücük şeylerden bile mutlu olabilmek gerekiyor bana göre. Hep kötümser olunca her şey öyle ters gidiyor, istemediğin ne varsa geliyor başına. Çevremde birçok kez tanık oldum buna. Kötü şeyler birbirini çekiyor sanırım.
       



   Hazır havalar ısınmaya başlamışken, bahar kendini hissettiriyorken arkanızda bırakın kışın o soğuk, kasvetli havasını, ruh halini. Yeni başlayan güne kocaman bir gülümsemeyle uyanın. Açın camınızı, derin bir nefes alın. Yolda yürürken gördüğünüz çiçekleri durup bir bakın. İnsanın içine bir mutluluk dalgası yayıyorlar bence. Güneşin hafif yakıcı sıcağını tümüyle hissedin içinizde. Kuşların cıvıltısının kalp atışlarınıza karışmasına izin verir birkaç dakikalığına. Hayatı durduramasanız bile birkaç dakika olsa da ara verin hayatın karmaşasına, yoruculuğuna ve doğaya kulak verin. Bir kedinin başını okşayın ya da bir köpeğin. İçiniz sevgi doldukça mutluluğunuz artacaktır. Bu yüzden her şeyden önce aynaya bakın ve gördüğünüz insanı sevin. Sevginin temeli kendini sevmekle başlar her zaman.
    


   Daha fazla kendimi kaptırmadan sözlerimi burada sonlandırsam iyi olur sanırım. Baharın gelişiyle birlikte hepinize cıvıl cıvıl, mutluluk ve sevgi dolu günler diliyorum. Baharı içinizde de yaşamayı unutmayın! Kendinize çok cici bakın ve bir dahaki yazıma kadar hoşça, sağlıkla, mutlulukla kalın!
   

30 Mar 2016

Kaybolmuş bir ruh

  Yorgunum bu aralar. Hem de o kadar yorgunum ki... Haftalarca, aylarca dinlenmeye ihtiyacım var. Kafamı boşaltmaya, huzur dolmaya... Böyle sessiz, sakin bir sahil kasabasında kendime gelene kadar yaşasam ya da ıssız, kimsesiz bir adada. Yani deniz olacak her türlü. İstanbul'a biraz olsun katlanabilme sebebim, boğaz. Tabi yakından bakmayacaksınız, o zaman içiniz acıyor, üzülüyorsunuz.



  Eskiden yani küçükken bir derdim, bir sorunum olduğunda üzerine gitmez, unutmak için bir şeylerle ilgilenirdim. Zamanla anladım ki o zaman o dertler, sorunlar daha çok sıkıyor canınızı, daha çok acıtıyor yüreğinizi. Bu yüzden daha sonra üstüne gitmeye başladım onların. İlk başlarda her şey güzeldi ama sonra çok düşünmeye ve kafama çok takmaya başladım. Uykularım kaçacak kadar, neredeyse hasta olacak kadar. Bir gün yine kafamı yiyen dertlerim olduğunda aldım elime kalemi, kağıdı başladım yazmaya. Bir bakmışım ki soluksuz sayfalarca yazmışım, içimde ne varsa dökmüşüm kağıda. Biraz da rahatlamıştım tabi. O zamandan beri ne zaman içimdeki dertler yük olmaya başlasa alırım kağıdı, kalemi yazarım durmaksızın. Bu konuda biraz eski kafalıyım sanırım. Kalemle yazmadan rahatlayamıyorum. Dokunmatik ekran, tuşlar aynı tadı vermiyor bana. Kitapta da öyle ya da herhangi bir yazıda da okuyamıyorum ekrandan.



   Neyse daha sonraları bir yöntem daha keşfettim dertlerimi atmak için, denize bırakmak. Korkmayın canım kağıda yazıp denize atıp kirletmiyorum. Kafamdan gönderiyorum sanki somut bir nesneymişçesine. Bunu lise zamanlarımda keşfettim. Tabi lisemin konumu da buna yardım etti. Canım sıkkın olduğu zaman daha kimseler gelmeden okula, boğaza karşı bir bankta otururdum. Bir kulağıma kulaklık takardım ve hafif bir de müzik açardım. Sesi de son derece kısık olurdu. Sanki rüzgar uzaklardan bir yerden getiriyormuş gibi hissederdim. Bir süre denize, Anadolu Yakası'na, Kız Kulesi'ne bakar, sonra da gözlerimi kapardım Orhan Veli misali. Saçımın rüzgarda uçuşunu, rüzgarın tenime değişini ve tüylerimin ürpertisini hissederdim ta en derinden. Bir kulağımda dalgaların, kuşların bitmek bilmez sesi, diğerindeyse hafif bir müzik. Huzurun tanımı. Gözlerimi açtığımda kafamdaki dertler buharlaşmış ve ben, yeniden doğmuş olurdum.




   Boğazın bu denli rahatlatıcı etkisine rağmen üniversitede unuttum dostumu. Uzak olduğundan ya da derdimin olmamasından değil, sanırım kendime vakit ayırmanın anlamını unuttum. Üniversitenin o canlı, hareketli, yoğun hayatından mıdır nedir ruhumu beslemeyi unuttum, durup biraz kafamı dinlemeyi. Bu karmaşanın, gürültülü hayatın yanına sakin, sessiz, huzurlu geçen birkaç dakikayı es geçtim. Sanırım bunun acısını şimdi açıkça görüyorum. Belki bunda yakın zamanda yaşadığım bir kaybın da etkisi vardır, bilemiyorum. Ama tek bildiğim, kendimi soğuk bir suya öylece bırakmak istediğim. Hiçbir yere varma çabası olmadan, akıntı beni nereye götürürse oraya gitmek. Ya da köşeme çekilip sadece kitap okuyup müzik dinlemek ara sıra da ağlamak istiyorum.



   Ama ne yazık ki hayatın "durdur" butonu yok. Bir şekilde bir şeyler yaşanmaya devam ediyor, bizim yaşamaya gücümüz, enerjimiz olmasa bile. Ne olursa olsun kaybolduğum labirentten bir şekilde çıkmam lazım, kaybettiğim ruhumu bulup canlandırmam lazım. Sevmiyorum ben bu ruh halini. Sevmiyorum gülmeyen yüzümü, parlamayan gözlerimi. Doyasıya güldüğüm, şen şakrak konuştuğum, neşe dolu olduğum günler nerede şimdi? En yakın zamanda geri gelecekler mi? Fazla geç kalmayın, dayanacak gücüm kalmadı artık.

20 Mar 2016

Hasret

   Hasret... Bu sözcük bana hep "hasretler ayrılıkla başlar" şarkısını hatırlatır. Daha çok ayrılığı anlatsa da bu şarkı hasreti de çok güzel tanımlamış  bana göre. Hasret çekebilmek için önce ayrılmak gerekir. Bu ayrılık tamamen kopmak demek değildir her zaman için. Sevgilinizin, eşinizin, arkadaşınızın, ailenizin yanından ayrılmak da hasret için yeter. Ya da çok sevdiğiniz bir eşyanızdan ayrı kalmak da. Kavuşacağınızı biliyorsanız nisbeten daha kolaydır bu süreç. Ama tamamen kopmuşsanız içiniz kan ağlar şarkının da anlattığı gibi. 




   Kavuşacağınızı bilseniz de bazen çok acıtır hasret yüreğinizi. Onu düşünürken gözleriniz dolar istemsizce. Hatta belki birkaç göz yaşı süzülür gözlerinizden fotoğraflara bakarken, anıları tekrardan yaşarken. Sabırsızlıkla ona kavuşacağınız günü beklersiniz ama bir türlü gelmez. Onun yanındayken su gibi akıp giden zaman sanki demir atmıştır. Bir dakika bile bin yıl gibi gelir size. Sürekli kavuşma anını düşünürsünüz, ne kadar mükemmel olacağını. 




   Nihayet o an geldiğinde içinizi büyük bir heyecan kaplar. Kalbiniz pır pır eder bir kuş misali. Onu uzaktan gördüğünüzde eliniz ayağınız titrer, nefesiniz sıklaşır, ne yapacağınızı bilemezsiniz. O zaman anlarsınız özlemenin güzelliğini. Her şeye değdiğini hissedersiniz ona sarıldığınızda. Tüm acılar uçup gitmiştir ve yerini, çok büyük bir huzura, mutluluğa bırakmıştır. O duygunun, o hissin yerine başka bir şey gelemez.




   Bir ilişkiyi canlı tutan, özel kılan belki de bu hasret duygusudur. Ona sarılmanın ne demek olduğunu anlarsınız. Sırf sevgiliniz için de değil bu, sevdiğiniz her kişi için geçerli. Ne yazık ki insan bazen sahip olduklarının, elindekilerin değerini unutuyor. Bir kişiyi tamamen kaybetmeden o kişinin değerini bilmek önemli her şey için çok geç olmadan. 

   Bugünlük de benden bu kadar. Kendinize çok iyi bakın! Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Hoşça kalın! Sevdiklerinize bunu söylemeyi, göstermeyi, hissettirmeyi unutmayın! 

16 Mar 2016

Aldatmak

   Aldatma belki de bir ilişkiyi yaralayan en büyük unsurdur. Hatta çoğu zaman ilişkinin bittiği anlamına gelir. Peki insanlar ilişkilerinin biteceğini bildiği halde niye aldatır? İlk olarak ister kadın olsun ister erkek olsun aldatma, tamamen kişilikle ilgilidir. Aldatmak, zayıf bir kişiliğe sahip olanların yapacağı bir eylemdir. Benim fikrim, karşı tarafı aldatmaksa ilişkiyi bitirip yeni bir yola öyle adım atmak gerekir. Çünkü aldatmayı düşünen kişi, kafasında ilişkiyi bitirmiştir zaten.



  
   Bu yüzden bu yazımda aldatan taraf şu sebeplerden aldatır gibi şeyler yazmayacağım. Aldatılan tarafın hislerini ve bunun hayatı üzerine etkisini yazmak istiyorum.

   Aldatıldığını öğrenen kişi ilk olarak bunu kabullenemez. "Yok canım aldatmamıştır." gibi tepkiler verir. Çünkü bu kabullenmesi kolay bir şey değildir ve bunun karşı tarafı ne kadar sevdiğinizle de ilgisi yoktur. Deli gibi aşık olduğunuz ve güvendiğiniz birinin bu ihaneti elbette size daha çok koyar ama öyle çok büyük bir aşk duymadığınız birinin ihaneti de sizi çok yaralar. Neden mi? Çünkü her şeyden önce gururunuz, özgüveniniz zedelenmiştir. Bu yüzden kabul ettikten sonra bir türlü bunu kendinize yediremezsiniz. "Bunu bana nasıl yapar?", "Beni nasıl aldatır?" gibi soruları düşünür, kendinizi yersiniz. Durup durup kendiniz için ağlarsınız belki de. Hele daha önce bir şeyler fark edip de üstünde durmadıysanız daha çok yanar içiniz.

   Yavaş yavaş bu durumu atlattıktan sonra geriye güvensizlik kalır. Karşı tarafa olan güveninizin yerinde yeller esiyordur artık. Tanıştığınız her kişiye "Bu kesin beni aldatır." gözüyle bakıyorsunuzdur. Oldu da bir ilişkiye başladınız küçücük bir ilgisizlikte kafanızda acabalar cirit atıyordur. Bunun karşı taraf ile ilgisi yoktur, daha önce kırılan özgüveniniz, gururunuzdur buna sebep olan. Hele bir de karşı taraf bu ihaneti size bir şekilde hatırlatıyorsa atlatamazsınız bir türlü. O yüzden içinde bulunduğunuz ilişkide ya da bulunacağınız ilişkide karşı taraf yakın bir zamanda aldatıldıysa onun üstüne çok gitmeyin. Endişelerini, korkularını anlamaya çalışın. Unutmayın ki onca şeye rağmen kalbini size açmış, güvenmiş. Bunu, geçmişinde yaşadığı kötü tecrübeyi hatırlatarak mahvetmeyin. Sonra bazı şeyleri toparlamak, düzeltmek için geç kalmış olabilirsiniz.

   Aldatıldıktan sonra karşı tarafı affedip ilişkiye devam ederseniz de bu sefer içinizde sürekli bir şüphe olacaktır. Eğer gerçekten ilişkinize devam etmek istiyorsanız hem kendi ruh sağlığınız hem de ilişkinizin sağlamlığı açısından bir uzmandan yardım alın. Yoksa eninde sonunda bir yerde bir şeyler kopar.

   Bugünlük de benden bu kadar! Hepinize iyi günler dilerim! Kendinize çok dikkat edin!

14 Mar 2016

Kayıp

   Sevdiğiniz birini sonsuza kadar kaybetmek sizi yaralar. Onun gidişi içinizde kocaman bir boşluk yaratır. Bir anda eksilmişsinizdir. Hele bir de beklemediğiniz bir kayıpsa... Neye uğradığınızı şaşırırsınız bir an. Sanki birileri size kötü bir kamera şakası yapıyor gibi gelir, inanmak istemezsiniz. Kötü bir kâbusta olduğunuzu düşünürsünüz ve çaresizce uyanmak için çabalarsınız. Günler geçtikçe içinizdeki kara delik büyür ve sizi içine çeker. Ruhunuz sizi terk etmiş de bedeniniz bir şekilde nefes almaya devam ediyormuş gibi gelir size. Yaptığınız hiçbir şeyin anlamı, önemi kalmaz. Kendi içinizde boğulmuşsunuzdur çünkü. Her gün gördüğünüz ya da bir şekilde sesini duyduğunuz kişi artık ulaşamayacağınız bir yerdedir. Önceden onun saçlarını, yüzünü okşayan elleriniz şimdi buz gibi bir mermerin, toprağın üstünde geziniyordur. Onun ismini duyduğunuzda boğazınızda bir şeyler düğümleniyor, nefessiz kalıyorsunuz. Ona olan özleminiz arttıkça pişmanlıklar, keşkeler bırakmıyor yakanızı. Ona sarılamadığınız, dokunamadığınız, sesini duyamadığınız her an aldığınız nefes değersizleşiyordur. Göz yaşlarınız onu size getirmek istercesine durmadan süzülüyordur gözlerinizden. Siz farkında olmadan günler akıp gidiyor eskisi gibi. Hayat bir şekilde devam ediyor siz onu yaşayamasanız da. Zamanla geçer deseler de her biten günle birlikte içinizdeki yara daha çok kanıyordur umarsızca.



   Siz bu durumdayken duyduğunuz hiçbir söz, hiçbir teselli yetmez bu karmaşanın etkisini azaltmaya. Hatta bazı sözler içinizi daha çok kanatır. Herkesten, her şeyden uzaklaşmak istersiniz. Tek ihtiyacınız olan sizi sımsıkı saran birinin omuzu ve o omuzda hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlamaktır. O an hiçbir söz o sarılma kadar destek olamaz, iyi gelemez size. O sarılmadan başka hiçbir şey istemezsiniz.

   Bu yüzden sevdiği birini kaybetmiş yakınınıza karşı her zamankinden çok daha dikkatli olmalısınız. Eğer bu kişi sevgilinizse her zamankinden daha anlayışlı olmalısınız çünkü o her zamankinden daha kırılgan. Yaşadıklarını asla küçümsemeyin çünkü bu onu daha çok yaralar. Yanında olduğunuzu her fırsatta belirtin ve bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorun. Ne anlatıyorsa dikkatlice, ilgiyle dinleyin ve en önemlisi ağlıyorsa engellemeye çalışmayın.

   Zor bir süreç ama bir şekilde bu da geçecek. Sabırlı olun. Bir sonraki yazımda görüşünceye kadar kendinize cici bakın.